1. YAZARLAR

  2. Nihal Paşalı Taşoğlu

  3. Bir konuda Avrupa birincisiyiz
Nihal Paşalı Taşoğlu

Nihal Paşalı Taşoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir konuda Avrupa birincisiyiz

A+A-

Bahar yaklaştıkça herkesi kilo verme ve incelme telaşı sardı. Memleketçe bütün kış güzelce yedik içtik… Şimdi giysiler incelmeye başlayınca acaba kilolardan nasıl kurtulurum telaşı sardı birçoğumuzu. Sanki Perşembenin gelişi Çarşambadan belli değilmiş gibi.
Kilo vermek için çok çeşitli yöntemler var. Herkes kendine uygun olanını uygular, başarıya ulaşır ya da ulaşamaz. Bu çok farklı bir konu ve tabii ki üzerinde konuşmak, yazıp çizmek için konunun uzmanı olmak gerek…
Benim üzerinde durduğum konu, bir sosyal bilimci olarak, kilo verme dürtümüzün neden yazla birlikte arttığı… Demek ki, kendi vücudunu kışın kendisi gören insan fazla kilolarından pek rahatsızlık duymazken yaz gelip bedeni başkaları tarafından da belirgin bir biçimde fark edilebilecek hale geldiğinde rahatsızlık duyuyor. Daha açık bir ifadeyle, aslında kilo vermeyi kendisi için değil başkalarına güzel görünmek ya da en azından kötü görünmemek için istiyor. Sosyal psikoloji, 1900’lü yılların başından bu yana, insanın toplumsal davranışına yön veren temel dinamikleri araştırıyor. İnsanın başkaları için yaşamını dizayn ediyor ve varoluşunun temel motivasyonunu bundan sağlıyor olması üzerinde durulması gereken bir durum.
Bazen de bizim topluma özgü bir “son dakkacılık” hastalığı nedeniyle kilo vermenin mevsimsel bir durum olduğunu düşünüyorum. Tıpkı elektrik faturasını son gün gelmeden ödememek gibi, kilo vermek için de yazın hatta bir yakının düğününün gelip çatması bekleniyor.
Beklentiler de gerçek dışı olabiliyor bazı hallerde. Mesela 20 yıl boyunca alınmış 20 kiloyu insanlar 3 ay gibi bir sürede vermek istiyor, bunu vaat eden yöntemlere inanıyor, başaramayınca yöntemi ya da kendisini suçlamaktan da geri kalmıyor.
İnsanların beslenmeye bakış açıları ise çoğunlukla geçici bir kilo hedefine ulaşmaktan ibaret. Kilo vermek isteyen birçok insanın kafasındaki “hastalıklı” düşünce, ‘önce kilomu vereyim, şöyle birkaç ay dişimi sıkayım, diyetse diyet, sporsa spor,  sonra yine bildiğimi okurum, eskisi gibi yer içer acısını çıkarırım’ tavrını getiriyor. Böyle olunca da diş sıkarken verilen kilolar, gevşeyince, daha da fazlasıyla geri dönüyor…
Birileri ortaya akıldışı bazı iddialar atıyor ve insanlar yüzyıllardır çözülememiş bir sırrı çözmüş gibi bunları hayat felsefesi haline getiriyorlar. Mesela ekmeğin kızartıldığında zararlı olmayacağı kilo yapmayacağı söylentisi var. Duyduğum en uçuk efsane… Kızartılınca ekmeğe ne oluyor acaba? Sadece bir çayın, bir meyvenin inatla, ısrarla, kusturuncaya kadar yenmesiyle kilo vereceğine inanan insanlar var… Sağlıklarını kaybetme pahasına…
Türkiye, obezitede Avrupa birincisi. Maalesef, bir konuda Avrupa birincisi olmayı başardık. Bunda denetlenmeyen tarımın ve  gıda sahtekarlıklarının payı tabii ki var… Bilseniz de, kaçamayacağınız, pençesinden kurtulamayacağınız zehirler var gıdaların içinde…
İşin o tarafı kontrolümüz dışında… Kabul… Ya kontrol edebileceğimiz alanda neler yapıyoruz? Yeme alışkanlıklarımız, yaşam alışkanlıklarımız, yemeye, içmeye, hareket etmeye karşı tavrımız nasıl?
Sabahları biraz daha erken kalkıp kahvaltı hazırlamak, hazırlayamasak da simit, poğaça yemek yerine sağlıklı atıştırmalıklar ya da gıda takviyeleri almak, akşam dizi seyretmek, sosyal medyada saatler harcamak yerine yürüyüşe çıkmak, ya da evin içinde sırf hareket olsun diye çocuklarla oynamak fazla mı zor, fazladan bir maliyeti mi var… Yoksa bu bir tavır problemi mi?
Yaşamımızda yapacağımız kalıcı ve akılcı değişikliklerle sadece kilomuzu değil yaşamımızın tüm alanlarını kontrolümüz altına alabiliriz. Zor değil… Sadece biraz çaba ve farkındalık gerektiriyor…


************************


KONTES’İ KİM ÖLDÜRDÜ?
İletişim kuramları dersi, bir iletişim fakültesi öğrencisinin mutlaka aldığı ve alırken de kuramsal ağırlığı nedeniyle biraz zorlandığı bir ders olarak bilinir. Kitle iletişiminin doğasını, iletişim araçlarının insan ve toplum üzerindeki değiştirici ve dönüştürücü etkisini, iletişim araçlarının sahipliğini, kartel yapısını, iktidarla, propagandayla ilişkisini ve ekonomi politiğini bu derslerde anlatırsınız öğrenciye.  Yıllarca okuduk, Ünsal Oskay hocamızdan bu dersi dinledik, makaleler, kitaplar yazdık. Kocaeli Üniversitesi’nde göreve başlayınca da iletişim kuramları dersi verme fırsatım oldu ve halkla ilişkiler öğrencilerine 5 yıldır bu dersi veriyorum. Bir iletişimcinin, iletişim araçlarında verilen mesajları sokaktaki insandan farklı bir perspektifle değerlendirebilmesinin ancak bu derste öğretilen kuramlarla mümkün olabileceğini düşünüyorum. Derste, örnekler hep haber bültenlerinden, dizilerden, tartışma programlarından veriliyor.
Geçenlerde sosyal medyada bir araştırmanın bulgularına denk geldim. Araştırmada, dizilerdeki kadın karakterlerin genelde evde oturan, işi gücü olmayan, ağlayan kişiler olarak temsil edildikleri, erkek karakterlerin ise iş yerinde, işyeri sahibi olarak temsil edilirken şiddet sahnelerinin daha çok erkekler için yazıldığı belirtiliyor.
Araştırma gerçekten de önemli bir konunun altını çiziyor. Öte yandan, öyle çok derin incelemelere gerek duymadan averaj bir dizi izleyicisinin bile çıkarım yapabileceği bulgular da var dizilerimizde… Hatta göz ucuyla ve meslek icabı incelediğim diziler ekseninde, bir iletişimci olarak benim de naçizane birkaç tespitim var bu araştırmadakine ek olarak.
Erkek karakterler, genellikle holding sahibi oluyor, öyle hali vakti yerinde bir şirket değil, basbayağı holding… Yani zenginlik ve şaşaa ancak böylelikle mümkün. Sıradan hayatları izlemekten zevk almıyor sıradan insanlar… Kendi hayatlarının aleladeliğinden sıkılmışlar çünkü… Ekran bir lunapark gibi göz alıcı olmalı onlar için, içinde tüm dertlerini unutmalılar… Herhangi bir şirket hatta kobi olursa maazallah sorunlar olabilir. Baş karakter, paraya sıkışabilir, vergi ayı gelince aşkı, sevgiyi unutabilir, zamanında ödenmeyen çek gününü berbat edebilir. En iyisi risk almayalım. Holding olsun…
Erkek karakter, kardeşleri ve bazı aile büyükleri holdingte çalışırken, büyük ve güzel evde oturan hanımlar, topuklu ayakkabıları, maşalı saçları, bir kokteylde bile olsanız sıkılıp eve gitsem de üstümdekileri çıkarıp bir rahatlasam dedirtecek elbiseler içinde evde gezinip ev ahalisiyle salonda oturuyorlar. Herkes, bir başkasının odasının kapısının önünden geçerken ya sürpriz birinden hamile kalındığı, ya da yıllar önce kazayla birini öldürdüğü gibi önemli bir sırrı kulak misafiri olarak ya da kapı dinleyerek öğrenebiliyor. Kapıdan dinlenebilecek bir sır, aynı evde yıllarca yaşandığı halde 20 yıl sonra duyulabiliyor…
Salonda olup bitenleri, karakterler, birbirlerine gayet açık ve net bir biçimde, bağıra çağıra söyledikleri, yemek masasında, genel kurul toplantısı gibi herkes biraraya gelip herşeyi uluorta konuştuğu halde, diziyi izleyen annelerimiz, teyzelerimiz belki anlamamışlardır diye bir önlem alınıyor. Yemekte konuşulanlar, yemeği mutfaktan salona taşıyan ve boşları geri götüren hizmetçi tarafından mutfakta tekrar heyecanla diğer çalışanlara, aşçıya, kahyaya vb. anlatılıyor ve diğer hizmetlilerin durumu öğrenmesi sağlanırken biz de konuyu tekrar etmiş oluyoruz. Öğrenmede tekrar önemlidir, keşke bunu lise hocalarımız da yapsalardı…
Ayrıca, zenginliğin mutluluk ve huzur getirmediğini, nitekim büyük yalıda, malikanede dertlerle boğuşan huzursuz zenginlerin yanında gayet huzurlu, mutlu, fakir ama onurlu hizmetçiler ve emektarlar sayesinde anlıyoruz. Ne kadar özensek de lüks yaşamlara, sahip olmadığımız için üzülmüyoruz çünkü oradaki hizmetçiler gibi huzurlu ve mutluyuz aslında…
Bir piyango bileti alıyorsunuz. Tabii ki zenginliğin hayalini kurarak… O hayali kurmuyorsanız bilet almazsınız çünkü… Bileti size satanların size o hayali kurdurması gerekiyor… Çıkmayınca da çok takılmamanız, ‘neden zengin olmak için bu bilete mahkumum, verili düzende elde edebileceğim tek şey bu boş umut mu’, deyip de karalar bağlamamanız, sisteme isyan etmemeniz lazım… Onun için de dizileri izlemeye devam… Orada görmüyor musun? Zengin olmak kolay mı, mutlu mu ki o zavallı zenginler, huzur var mı… Haline şükret en iyisi… Bir gün sana da çıkabilir. Çıkmıyorsa da vardır bunda da bir hayır…
Dizideki mesleksiz, eğitimsiz, küçük yaşta evlenip ayrılmış, birkaç çocuğu olmuş sıradan bir orta yaşlı kadın, zengin, yakışıklı, iş güç sahibi bir adamla evlenebiliyor… Yani piyango hiç çıkmıyor değil… Umudu canlı tutmak lazım… Peki buna inanan, dizi izleyicileri, boşanıp eşinden bir holdingte çaycı olarak işe girdikleri zaman bu büyü gerçekleşiyor mu? Ya da peri masalı, bilemem. Sonuçta, hayatlarına razı olmayan ve daha iyisine layık olduğu yanılsamasına kapılan hayal pompalanmış kadınlar, terk ettikleri eşin şiddetine maruz kalabiliyor, tek başına yaşamın yükünü omuzlarken ve beyaz atlı prensi beklerken bitap düşebiliyor. Dahası, ayrılan ebeveynler, iki ayrı eve çıkarak daha fazla ev eşyalarına para öderken, iki arada bir derede kalan çocuklar daha fazla oyuncak ve fast food alınarak tatmin edilmeye çalışıyor. Pazarlama profesyonelleri, çekirdek aileye satabileceklerinden daha fazla eşyayı, küçük ev aletini, dondurulmuş gıdayı vb. ayrılmış aile mensuplarına satabiliyor.  
Bunlar derin konular… Şimdi senaristi, oyuncusu diyecek ki reyting denen bir şey var… Evet var… Ne zaman dizi ve rating (pardon reyting) dense aklıma şu fıkra geliyor…
Temel, kitap yazmaya karar vermiş. Çok satan (bestseller) romanları yayınlayan büyük bir yayınevinin baş editörüne nasıl olduysa telefonla ulaşmış ve sormuş…

  • Ben, çok satan bir roman yazmak istiyorum. Nasıl bir şey yazayım ki çok satsın?

Editör şöyle yanıt vermiş,

  • Valla kardeşim, ne yazarsan yaz, önemli olan başlıktır. Kitabı başlığı sattırır. Kimsenin öyle baştan sona kitap okuduğu yok zaten…

Temel, sıkıştırmış editörü…

  • Peki başlık nasıl olmalı, nelere dikkat etmeliyim?

Editör özetlemiş hemen…

  • Bir kere asalet olmalı, olayların asil ve zengin bir çevrede geçtiğini hissettirmelisin okuyucuya, kimse fakirlik, sefalet görmek istemiyor artık, ikincisi; gizem olmalı, yani merak uyandırmalı, okuyucu, merakına yenik düşüp alabilir kitabı, üçüncüsü de dikkat çeken bir eylem olmalı mutlaka, heyecan ve aksiyon olduğunu düşünmeli insanlar… Eğer başlıkta bunlar varsa o kitap satar kardeşim…

Temel, tamam, demiş. - Sizi birazdan arayacağım. Beş dakika sonra aramış ve şöyle demiş. Bir başlık buldum: KONTESİ KİM ÖLDÜRDÜ!
Editör, birkaç saniye düşünmüş,

  • Vay, kardeşim bu çok güzel, kontes olduğuna göre, asalet, zenginlik var, kim diyorsun ki o zaman insanlar merak eder, öldürüldüğünü de söylüyorsun, bu durumda insanlar içinde aksiyon, cinayet vb. olduğunu umabilirler. Tebrik ederim, kardeşim, güzel başlık, demiş… Sonra biraz sessizlik… Editör, devam etmiş sözlerine… “Pardon, ben bir şey söylemeyi unuttum, bir de başlıkta mistik bir öğe olmalı, dini, ilahi … Bunlar da çok satıyor bu ara… Bir de bunu başlıkta vurgulasan harika olur, kimseyi arama, kitabı biz basarız, demiş…

Temel yine peki, demiş… Seni beş dakika sonra ararım… 
Beş dakika sonra telefon çalmış… Editör heyecanla açmış telefonu, evet demiş başlık ne oldu…
Temel yanıtlamış,
“Allah Allah… Kontes’i Kim Öldürdü”

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları